Bugün bir söz beni durdurdu:
“Birçoğunuz siyah giyiniyorsunuz ama hepinizin içinde bir renk var.”
O an etrafıma baktım.
Gerçekten de çoğumuz siyahtık.
Ama sonra düşünmeye başladım…
Sevdiklerim ne renkti?
Peki ya yanımdan geçen, adını bile bilmediğim insanlar?
Onların da bir rengi var mıydı?
Birinin enerjisi daha yumuşaktı,
bir diğeri daha canlı, daha parlak…
Bazıları sakin bir mavi gibiydi,
bazıları iç ısıtan bir sarı.
Ve belki de bazıları… sadece derin bir siyah.
Ama gerçekten öyle mi?
Biz birbirimizi neye göre hissediyoruz?
Belki de bir insanın ne giydiğinden çok,
nasıl hissettirdiği kalıyor aklımızda.
Birinin sesi, bakışı, duruşu…
Hatta bazen sadece yanında hissettiğin o açıklanamayan duygu.
Bunların hepsi bir “renk” gibi.
Siyah giymek bazen daha kolay.
Daha sade, daha güvenli, daha görünmez.
Ama içimizde taşıdığımız şeyler öyle değil.
Daha karışık, daha canlı, daha gerçek.
Belki de bu yüzden bazı insanlar aklımızda bir renkle kalıyor.
Çünkü onları sadece nasıl göründükleriyle değil,
bize ne hissettirdikleriyle hatırlıyoruz.
Ve belki de en ilginç olan şu:
Biz kendimizi nasıl görüyoruz,
ve başkaları bizi nasıl hissediyor?
Aynı renk miyiz gerçekten?
Yoksa herkesin zihninde başka bir tona mı dönüşüyoruz?
Belki de asıl soru şu:
Zamanla renklerimizi kaybediyor muyuz?
Yoksa sadece saklamayı mı öğreniyoruz?
Daha az görünür, daha az dikkat çekici,
daha “uyumlu” olmaya çalışırken
içimizdeki o rengi yavaş yavaş geri mi çekiyoruz?
Belki de mesele ne giydiğimiz değil.
Mesele, içimizde taşıdığımız o rengi
ne kadar dışarı yansıtabildiğimiz.
Ve belki de en çok korktuğumuz şey…
Renklerimizi kaybetmek değil,
onları unuttuğumuzu fark etmek.
