Merhaba değerli okurlar, bugünkü blog yazısında “Kendini Geliştirme Takıntısı” üzerine konuşacağız.
Bu konunun altında elbette ki kaygı olsa gerek. Birçoğumuz modern zamanın koşuşturması altında, üzerimize yüklenen görevlerin altında sürekli eziliyoruz. Peki gerçekten bunlardan kaç tanesi bize ait görevler, kaç tanesi ise sistemin dayatması?
Sistem ve sosyal medya bizlere belirli kişiler olmamızı sürekli dayatıyor, bizleri her daim bir koşuşturmanın içine sokuyor. Üstüne bir de maruz kaldığımız bildirim bombardımanıyla hem odağımızı kaybediyoruz hem de bu bildirimler çoğunlukla sosyal medyadan geldiği için sosyal medyadaki ideal hayatlardan, günlük rutinlerden etkilenerek yetersiz hissediyoruz.
Bize devamlı olarak iyi bir öğrenci ya da çalışan olmamız, sarsılmaz bir düzenle kitap okumamız, psikolojimizi korumalıyız, sağlıklı beslenmemiz, spor yapmamız dayatılıyor. Oysa ki biz robot değiliz. Mükemmeliyetçilik bizleri en ufak hata ve eksiklikte kaygı makinesine dönüştürüyor. Üstüne bir de sosyal medyada gördüğümüz hayatlar bizleri büsbütün yetersiz hissettiriyor. Sonuç olarak boş bir zamanımız kaldığında hemen bir şeyler yapma, o zamanı verimli geçirme takıntısına kapılıyoruz. Oysa ki durabilmek, zihnimizdeki düşüncelerin susması için zaman verebilmek; spor yapmak kadar, sağlıklı beslenmek kadar, kitap okumak kadar değerli. Bizlere dayatılan bu şeyler elbette faydalı; ancak bunları birer kanun hâline getirmek birçoğumuzun başarabileceği bir şey değil. O yüzden esnek olabilmek, bazen az bazen çok verimli ama istikrarlı olmak her şeyden daha değerli…
Bugünkü yazımda bizlere dayatılan kendini geliştirme baskısı hakkında sohbet etmek istedim. Umarım sizler için faydalı bir yazı olmuştur. Gelecek yazılarda görüşürüz!
