Sizinle birlikte son iki haftadır aslında fark etmeden tek bir şeyin etrafında dolanıyorum: kontrol.
Bir önceki yazıda her şeyi kontrol etmeye çalışmanın beni nasıl yorduğundan bahsetmiştim. Ama bu süreçte fark ettiğim daha önemli bir şey var: bazı şeyler gerçekten benim kontrolümde değil. Ve sanırım bu, sadece olaylarla ilgili değil; insanlarla da ilgili.
Çünkü biz sadece hayatı kontrol etmeye çalışmıyoruz. Aynı zamanda başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü de kontrol etmeye çalışıyoruz. Günlük hayatta fark etmeden insanların bizim hakkımızda ne düşündüklerine, hak ettiklerinden çok daha fazla önem veriyoruz. Hatta bazen sadece kendimizi değil, karşımızdaki insanın düşüncelerini bile kontrol etmeye çalışıyoruz.
Bu da uzun vadede küçük bir düşünce olmaktan çıkıp çığ gibi büyüyor ve sizin kendi hayatınızdaki konforu ciddi anlamda etkiliyor.
Ben de bir noktada şunu fark ettim: Günün sonunda başkalarının benim hakkımda ne düşündüğü, aslında benim kim olduğumun bir yansıması değil. Herkes kendi hikâyesine, kendi bakış açısına göre yorum yapıyor. Ve ben ne yaparsam yapayım, bunu tamamen kontrol etmem mümkün değil.
İşte o an yine o klasik soruya döndüm:
“Bu gerçekten benim kontrolümde mi?”
Cevap netti: Hayır.
Ve bu farkındalık düşündüğüm kadar ağır gelmedi. Hatta tam tersine garip bir rahatlama getirdi. Çünkü ilk defa bir şey için savaşmayı bırakabileceğimi fark ettim.
O yüzden artık kendime “İnsanlar benim hakkımda ne düşünür acaba?” diye sormayı bıraktım. Hatta dürüst olayım, çoğu zaman kimsenin bir şey düşündüğünü bile sanmıyorum. Herkes kendi hayatında, kendi akışında.
Belki de olay her şeyi kontrol etmek değil. Sadece neyin gerçekten senin kontrolünde olduğunu anlayabilmek.
Geri kalanlar için ise…
zaten biliyorsunuz:
amaaaaan.
