“İster şiir ister sanatta olsun olağanüstü kişilerin hepsi melankoliktir.” der Aristotle ve başarılı eserlerin sahiplerine baktığımızda gerçekten de bu melankoli ile karşılaşırız.
Ressamlara baktığımızda ilk ve en çok bilinen isimlerden olan Vincent van Gogh’un kulağını kesmesi ile bunu görebiliriz ya da Edward Munch’un tablolarındaki ana temanın kaygı ve ölüm üzerine olmasından bunu anlayabiliriz.
Yoğun melankolik havasını yazılarında hissettiğimiz şiddetli bir depresyon yaşayan Sylvia Plath, insan ruhunun karanlık tarafını derin bir biçimde anlatan Dostoyevski de bu isimler arasında.
Müzisyenlere baktığımızda sağır olmasına rağmen beste yapmaya devam eden Beethoven’ın mektuplarında intihar düşüncelerinden söz etmesi ve hala bir kesimin içselleştirerek dinlediği Kurt Cobain’in kendine yabancılaşması ve içsel boşluk temalarını işlemesi, hayatını sonlandırması sanırım yeterli örnek olacak.
Peki neden melankoli büyük isimleri doğuruyor ya da büyük isimler melankoliye mi düşüyor? Ama onlar zamanında bu kadar büyük olacağını ve hayatta bu kadar iz bırakacaklarını bilmiyorlardı ki.
Bence melankoli insanın sırtında bir kambur, her sabah onunla uyandığın; kambur olduğunu unutmak için farklı şeyler yaptığın ve en sonunda eve döndüğünde yine de hiçbir şeyi değiştiremediğin. Ruhunu her gün kömürle boyamak gibi bir şey, her boyamada renk daha da koyulaşıyor ve en sonunda çıkamayacağını anladığında aslında kendinin de ne olduğunu unutuyorsun; içindeki diğer renkleri göremiyorsun.
Bu isimlere baktığımda belki de yarattıkları eserler sadece bu melankoliden kurtulmak için yapılan eserlerdi ama kurtulamadılar hatta o duyguyu o kadar sahiplendiler ki atmak için ürettikçe daha da büyüttüklerinin farkına varamadılar.
Şimdi ben size sormak istiyorum bu kişiler bu kadar melankolik olmasaydı yine böyle başarılı ve akılda kalıcı olurlar mıydı yoksa onları bu kadar kalıcı yapan ruhlarındaki acıyı farklı şekillerde atmaya çalışmaları mıydı ?
