Wellbeing deyince insanların aklına genelde smoothie, yoga matı, meditasyon falan geliyor. Tam böyle “Instagram aesthetic” bir hayat. Ama gerçek hayat öyle değil. En azından benim hayatım kesinlikle öyle değil.
Ben wellbeing’i biraz daha “gym çantası hazırlarken kulaklık nerede ya?” seviyesinde yaşıyorum. Çünkü olay sadece sağlıklı beslenmek ya da spor yapmak değil, hayatın içinde kendini nasıl tuttuğunla alakalı.
Mesela gym’e gidiyorsun. Bazı günler full enerji, müzik açık, kendini Rocky gibi hissediyorsun. Bazı günler ise sadece “ben neden buradayım” modundasın. Ama yine de gidiyorsun. İşte wellbeing biraz da bu: mükemmel hissetmediğin halde kendine küçük bir “devam et” demek.
Ve en komik kısmı şu: antrenmanın ortasında bir anda hayatla ilgili bütün sorunlarını çözmüş gibi hissediyorsun. Squat yaparken “tamam ben bunu da atlatırım” kafası geliyor. Sonra gym’den çıkınca yine gerçek hayata dönüyorsun ama biraz daha hafiflemiş oluyorsun.
Bence wellbeing, sürekli iyi hissetmek değil. Bazen kötü hissedip yine de kendini idare edebilmek. Ve garip şekilde gym bunu sana öğretiyor. Protein içmekten daha etkili bir şey varsa o da bu.
