Cinema Paradiso, yalnızca sinemayı anlatan bir film değil. Aslında sevgi, bağlılık, büyümek ve geride bırakmak üzerine duygusal bir hikâye anlatıyor. Filmi izledikten sonra aklımda canlanan tek bir soru oldu: Bir insan, sevdiği biri için en fazla ne yapabilir?

Film, ünlü yönetmen Salvatore’un yıllar sonra çocukluk kasabasını ve eski günlerini hatırlamasıyla başlıyor. Küçük yaşlardaki haliyle “Totò”, savaş sonrası İtalya’da yaşayan meraklı ve enerjik bir çocuk. Onun hayatındaki en önemli yer ise kasabanın tek sinema salonu olan Paradiso.
Paradiso’da yeni gelen filmleri sansürsüz izleyen üç kişi vardır: Papaz, Alfredo ve kapının arasından gizlice kafasını uzatıp içeriyi izlemeye çalışan küçük Totò. Papaz, filmlerdeki öpüşme sahnelerini ya da uygunsuz bulduğu anları görünce zile basar, Alfredo da o sahneleri makasla kesip filmden çıkarır. Totò ise yıllarca insanların hiçbir zaman göremediği o sahneleri gizlice izleyerek büyür. Sinemaya olan tutkusu da biraz burada başlar aslında.
Başlarda bu tutkusu ona sıkıntı çıkarır. Annesinden dayak yer, Alfredo tarafından kovulur ama hiçbir zaman vazgeçmez. Bitmek bilmeyen merakı ve ısrarı sayesinde zamanla herkes onu kabullenir. Özellikle Alfredo ile arasında çok güçlü bir bağ oluşur; bu bağ giderek bir baba-oğul ilişkisine dönüşür.
Aslında ikisi de birbirlerindeki eksik parçayı tamamlar. Totò’nun babası savaşa gitmiş ve sonradan gelen habere göre hayatını kaybetmiştir. Alfredo’nun ise hiç çocuğu olmamıştır. Bu yüzden farkında olmadan birbirlerine merhem olurlar. Alfredo yalnızca ona film oynatmayı göstermiyordur; aynı zamanda hayat hakkında düşünmeyi, büyümeyi ve bazen gitmenin kalmaktan daha gerekli olduğunu öğretiyordur. Totò düştüğünde, hata yaptığında, yorulduğunda, ilk aşkını yaşadığında hep yanında olan kişi Alfredo olur.
Aralarındaki bağın en güçlü hissedildiği anlardan biri ise Paradiso’da çıkan yangındır. Sinema alevler içindeyken Totò hiç düşünmeden içeri girer ve baygın haldeki Alfredo’yu sürükleyerek dışarı çıkarır. Kendi hayatını riske atmakta bir an bile tereddüt etmez. O sahneden sonra ilişkileri bambaşka bir şekle bürünür. Alfredo artık Totò’yu gözleriyle göremese de ruhuyla görmeye başlar.
Yangından sonra Alfredo artık eskisi gibi çalışamaz hale gelir. Yeniden inşa edilen Paradiso’da makinistlik görevini bu kez küçük Totò üstlenir. Ve Totò’nun oynattığı ilk film, yıllardır insanların hiç görmediği şekilde sansürsüz yayınlanır. Kasaba halkının salondaki heyecanı çok etkileyicidir. İnsanlar şaşırır, utanır, güler, heyecanlanır. Yıllarca kesilmiş sahneleri ilk kez tam haliyle izlerler. Bu an yalnızca bir film gösterimi değildir aslında; bastırılmış duyguların küçük bir özgürlük anına dönüşmesidir. Ve Totò’nun cesaretini gördüğümüz ilk andır.
Film boyunca Alfredo’nun Totò’yu ne kadar iyi tanıdığını birçok küçük detayda görüyoruz. Totò’nun ilk aşkı Elena’yı çektiği ilk görüntülerde bile Alfredo, görmüyor olmasına rağmen kayıttaki kişinin bir kadın olduğunu anlıyor, aşkı hissediyor. Çünkü bazı insanları görmek için bir çift göz değil, ruhların bağlılığı yeterlidir.
Filmin duygusal merkezini Alfredo ile Totò arasındaki ilişki oluşturuyor. Alfredo klasik bir öğretmen figürü değil. Sert ama koruyucu, mesafeli ama sevgi dolu bir karakter. Totò’nun yeteneğini fark ediyor ve onun küçük kasabanın dışına çıkması gerektiğini düşünüyor.
Aslında Alfredo’nun Totò’ya verdiği en önemli şey cesaret. Çünkü bir insanın hayatını değiştiren şey büyük fırsatlar değil, ona inanan tek bir kişi oluyor. Alfredo kendi hayatında başaramadığı şeyleri Totò başarsın istiyor ama kendisi de pes etmiş biri değil, yanlış anlamayın. Hatta ilkokulu dışarıdan bitirebilmek için sınavlara giriyor, Totò’yla aynı sırada oturup aynı sınavları çözmeye çalışıyor. Ancak artık yapamayacağı şeyler olduğunu biliyor. Bu yüzden Totò’nun Roma’ya gitmesini, orada kendine bambaşka bir hayat kurmasını çok istiyor.
Tren garındaki vedaları bu yüzden filmin en ağır sahnelerinden biri. Alfredo, “Geri dönme, bizleri düşünme, sakın arkana bakma. Yazma, geçmişin özlemine teslim olma, bizleri unut. Eğer dayanamaz geri dönersen evime uğrama, seni evime sokmam,” diyerek sertçe itiyor hayata.
Başta bunun, birisini cesaretlendirmek için oldukça sert bir yöntem olduğunu düşündüm. Çünkü Totò gitseydi, kendisine bir hayat kursaydı ama tatillerinde de gelip ailesini ve Alfredo’yu ziyaret etseydi ne olurdu diye düşündüm. Ama sonradan anladım ki bir insanın sevdiği biri için yapabileceği en büyük şey, onu bir daha görememe pahasına bile olsa özgür bırakmaktır. Özgür olması için zorlamaktır. Film ilerledikçe anladım ki Alfredo’nun korktuğu şey başarısızlık değil, geçmişin insanı kendine geri çekmesiydi bu sebeple böyle sert bir yöntem seçmişti.
Aradan yıllar geçiyor. Totò başarılı bir yönetmen oluyor ama o küçük kasabayı hiçbir zaman tamamen geride bırakamıyor. Bir gün annesinden gelen telefonla Alfredo’nun öldüğünü öğreniyor ve yıllar sonra geri dönüyor. Kasabanın değişmiş halini, yıkılmak üzere olan Paradiso’yu, yaşlanan kasaba halkını görüyor. Ama aslında yüzleştiği şey zamanın kendisi oluyor.
Sonrasında Alfredo’nun ona bıraktığı emaneti izliyor: yıllarca filmlerden kesilmiş öpüşme sahneleri. O sahneler yalnızca sinema tarihinin parçaları değil; Alfredo’nun Totò’ya bıraktığı son bir sevgi gösterisi gibi hissettiriyor. Yıllarca insanlardan saklanan bütün o anlar, sonunda yalnızca Totò için bir araya geliyor.
Filmin en güçlü taraflarından biri nostalji duygusunu çok doğal hissettirmesi. Totò’nun çocukluğu kusursuz değil; maddi zorluklar, kayıplar ve yalnızlık var. Ama insan geçmişe baktığında çoğu zaman yaşadığı acıları değil, hissettiklerini hatırlıyor. Cinema Paradiso da tam olarak bunu anlatıyor.
Çünkü herkesin içinde unutamadığı bir sokak, bir insan ya da bir anı vardır. Ve bazı insanlar hayatımızdan gitse bile, bize bıraktıkları şeyler yaşamaya devam eder.
