Modigliani, ciddi hastalıklarla ve kalabalık, Yahudi bir aile içinde başladı yaşamına. Çocukluğu, bu hastalıklar yüzünden şehir şehir gezip tedavi arayarak geçti. En sonunda lise yıllarında tifo hastalığı yeniden ağırlaşınca akademik hayatını bırakıp resme yöneldi. Tavsiyeler üzerine resimde ilerlemeye karar verdi ve Venedik Güzel Sanatlar Akademisi’ne başladı. Venedik’ten sonra, 1906 yılında Paris’e gitti ve Montmartre’daki beş parasız sanatçıların toplandığı Le Bateau-Lavoir’a yerleşti.
Orada komşuluk yaptığı ressamlardan biri de Picasso idi. Sanatçılar arasında kabul gören o bohem yaşam tarzına da yavaş yavaş karıştı. Kazandığı küçük başarılarla birlikte o hayatı sürdürmeye devam etti; alkol ve içki bağımlılığı da bu dönemde başladı.
1917 yılında Académie Colarossi’de çizim çalışmaları yaparken ve yapmayı düşündüğü bir tablo için model ararken, arkadaşı olan Rus heykeltıraş Chana Orloff onu 19 yaşındaki güzel sanatlar öğrencisi Jeanne Hébuterne ile tanıştırdı. Koyu Katolik bir aileden gelen Jeanne’nin ailesi bu ilişkiye karşı çıktı. Ama buna rağmen büyük bir aşk yaşadılar. En azından bir süreliğine.
Gelelim Picasso’ya. Gençliğinde “Blue dönem” olarak geçen yıllarda maddi sıkıntılar çekmiş olsa da hiçbir zaman Modigliani gibi hastalıklarla boğuşmadı. Geliştirdiği kübizm akımıyla da, ölmeden önce ünü, şöhreti ve zenginliği yaşamayı başardı. Tabii buralara gelene kadar birçok farklı tarzda çalıştı. Realizm, sürrealizm… En sonunda kübizm ile kendisini gerçekleştirdi diyebiliriz.
Modigliani’nin aksine o farklı şeyleri hep denedi.
Modigliani ise kendisine özgü, farklı bir resim anlayışını benimsedi. Her zaman sadece gördüğünü çizdi. İsteneni değil. Öyle ki çok sevdiği eşinin portrelerini bile eksik bıraktı; uzun yıllar gözlerini çizmedi. Ona göre insanın ruhu gözlerindeydi ve ancak gerçekten gördüğünde çizebilirdi o gözleri.
İzlediğim filmde Picasso resmen Modigliani’yi kıskanıyor ve ona sataşıyordu. Aralarında gerçekten, Picasso tarafından sürdürülen bir çekişme varmış gibi anlatılıyor. Her ne kadar bunun aksini söyleyen, onların aslında arkadaş olduğunu ve böyle negatif bir ilişkileri olmadığını iddia eden yorumlar olsa da ben buna pek inanmıyorum.
İki ressamın resimlerine baktığınızda Picasso’yu çok daha başarılı bulabilirsiniz. Özellikle realizm döneminde çizdiği eserlere göz atmanızı tavsiye ederim. Modigliani ise bazıları için ilkokul çocuğunun çizdiği resimler gibi görünebilir. Ama o, ömrü boyunca aynı tutkunun peşinden gitti.
Belki de tam olarak bu yüzden.
O tutku, o kararlılık, o bağ… Bence Picasso’yu kıskandıran şey buydu. Çünkü asıl zor olan buydu: çizgini bozmamak. Ne olursa olsun bozmamak.
Modigliani çok uzun yaşamadı. 35 yaşında, tüberküloz ve menenjit nedeniyle hayatını kaybetti. Çok sevdiği eşi Jeanne ise, karnında ikinci çocuğuna hamileyken eşinin ölümünden iki gün sonra dayanamayarak beşinci kattaki evinin penceresinden atlayıp intihar etti.
Başta ayrı mezarlıklara gömülseler de 1930 yılında Jeanne’in ailesi onun Modigliani’nin yanına gömülmesine razı oldu.
Ve bugün hâlâ, sonsuzluğa karşı yan yana uyuyorlar.
Özetle, bence Picasso gibi biri Modigliani’yi gerçekten kıskanabilir.
En azından bana kalırsa.
Kararınızı netleştirmeden önce filmi izlemenizi öneririm: izlemek için tıklayın
