Başta her şey biraz daha düzenliydi kafamda. Ne yazacağımı, nereye bağlayacağımı, hatta sonunda nasıl bir noktaya varacağımı bile az çok biliyordum sanıyordum. Her şey daha kontrollü, daha “ben bunu yönetiyorum” hissindeydi.
Ama sonra fark etmeden bir şey değişti.
Bu blog serisi bir noktadan sonra planladığım bir şey olmaktan çıktı. Ne zaman yazsam, yazdığım şey düşündüğüm yerden başka bir yere kaydı. Bir cümleyle başladığım şey başka bir duygunun içine düştü, bazı günler yazı beni yazdı gibi hissettim. (dramatik)
Ve garip olan şu: ben bunu düzeltmeye çalışmadım.
Çünkü zamanla şunu fark ettim; ben aslında wellbeing’i anlatmıyordum, onun içinde biraz fazla derbeder bir şekilde dolanıyordum.
Her şeyi “doğru” anlatma isteği vardı başta. Her şeyin bir yere bağlanması gerektiğini, her duygunun açıklanabilir olması gerektiğini sanıyordum. Ama bazı şeyler varmış, açıklanınca bitmiyor; sadece şekil değiştiriyor.
Bu süreçte en çok da kendime bakmışım aslında. Bazen bir anıyı yazarken sadece o anıyı değil, ona nasıl baktığımı da değiştirmişim. Bazen bir cümle, sandığımdan daha dürüst bir yere götürmüş beni.
Ve şunu da kabul ettim: bu seride hiçbir şey “tam olarak oturmadı”. Ama belki de oturması gerekmiyordu.
Çünkü bazı şeyler netleşmek için değil, sadece biraz daha taşınabilir hale gelmek için var.
Ve ben bunu yaparken fark etmeden şunu öğrendim: her şey çözülmek zorunda değil.
Bazen sadece içinde biraz kalmak yetiyor.
Ve evet… bu biraz derbeder bir yer.
Ama gerçek olan da tam olarak bu.
