Bir çocuğun yerde bir taş bulduğunu düşün. Sıradan, gri küçük bir taş. Onu eliyle çeviriyor, ışığa tutuyor, cebine koyuyor. Sanki hazine bulmuş gibi. En son ne zaman bir şeye bu gözlerle baktın?
Büyümek hep bir kazanım hikayesi gibi anlatılır. Daha çok şey öğrendik, daha çok şey yapabildik. Bu doğru. Ama hiç konuşulmayan bir taraf da büyürken bıraktıklarımız. Sebepsiz gülmek. Bir şeye saatlerce dalmak. Bir sonraki adımı düşünmeden sadece şu anın içinde olmak. Peki gerçekten özlediğimiz çocuk olmak mı yoksa çocuk olduğumuz zamanlar mı? Bunlar kaybolmadı aslında hala yeni mutlu anılar yaratılabilir.
Çocukken dünya daha renkli görünürdü ve bunun arkasında ilginç bir gerçek var. Araştırmalar, çocukların renkleri çok daha derinden hissettiğini söylüyor. Çocuklarda renk ile duygu arasındaki bağlantı son derece güçlü, yetişkinlerde bu bağlantı zamanla kültürel çağrışımlara dayalı hale geliyor. Mesela mavi seni mutlu ediyor olabilir, doğrudan, filtresiz. Peki şimdi öyle mi? Renkler hâlâ orada ama onları hissetmeyi bıraktık, diğer birçok şey gibi.
Büyümek içimizdeki çocuğu silmiyor. Bazen bir koku seni aniden yıllarca öncesine götürüyor. Bazen bir şarkı, bazen bir ışık. Ve bir an için o ağırlık kalkıyor, tekrar o taşı bulan çocuk oluyorsun. Araştırmalar, oyunu ve oyunculuğu yetişkin yaşamının da meşru bir parçası olarak ele aldığında, stresin azaldığını ve iyilik halinin arttığını gösteriyor. The Conversation'da yayımlanan, Yeni Zelanda'daki ailelerle yapılan bir araştırma oyun, merak, anlamsız sevinç bunlar çocuklukta bıraktığımız şeyler değil, hayatın her döneminde ihtiyaç duyduğumuz şeyler.
O an tesadüf değil. İçindeki bir şeyin hâlâ orada olduğunu hatırlatması. Belki büyümek, çocukluğu geride bırakmak değil, onu yanında taşımayı öğrenmek ve bunun için büyük bir devrim gerekmiyor. Sadece bir an yeter seni o çocuğa götürmeye.
