Ben her zaman duygularını içine atan biriydim. Gizlice ağlardım, gizlice sinirlenirdim. Mutluluk dışındaki çoğu duygumu kendi içimde yaşamaya çalışırdım. Hatta hep söylediğim bir şey vardı: “Ben ağlamam, beni ağlarken görmek çok zordur.” Ağlamak bana hep zayıflık gibi gelirdi. Sanki duygularını belli etmek güçsüzlükmüş gibi düşünürdüm.
Ama bir gün Ters Yüz filmini izlerken oradaki hikaye beni gerçekten çok etkiledi. Filmde Neşe karakteri sürekli Üzüntü’yü bastırmaya çalışıyordu. Çünkü üzülmenin kötü bir şey olduğunu düşünüyordu. Ama üzüntü bastırıldıkça Riley’nin hayatındaki güzel anılar bile yıkılmaya başlıyordu. Orada şunu fark ettim: Sürekli güçlü görünmeye çalışmak ya da kötü hisleri yok saymak insanı gerçekten daha iyi yapmıyor.
Bence bazen en büyük hata, üzülmeyi yanlış bir şey gibi görmek. Çünkü ağlamayınca, konuşmayınca ya da hiçbir şey olmamış gibi davranınca o duygular gerçekten kaybolmuyor. Sadece içimizde birikiyor. Ve bir süre sonra insanın enerjisini, ruh halini hatta bedenini bile etkilemeye başlıyor.
Stresin ve bastırılmış duyguların vücudu etkileyebildiğini sonradan daha fazla fark etmeye başladım. Sürekli kaygılı olmak, her şeyi içine atmak ya da hiç duygularını göstermemek insanı sadece mental olarak yormuyor. Uyku düzenini bozabiliyor, sürekli yorgun hissettirebiliyor, bazı insanlarda saç dökülmesi, mide problemleri ya da cilt sorunları gibi şeylere bile yol açabiliyor. Hatta uzun süre yoğun stres altında yaşamanın vücudu düşündüğümüzden daha fazla etkilediği söyleniyor.
Bence insan bazen en çok güçlü görünmeye çalışırken yoruluyor. Halbuki üzülmek, ağlamak ya da bir şeye kırıldığını söylemek zayıflık değil. Tam tersi, insanın kendini dürüstçe gösterebilmesi bence daha zor ve daha güçlü bir şey.
Ben hâlâ her duygumu çok rahat yaşayan biri değilim. Ama artık şunu biliyorum: Her şeyi içimize atmak bizi korumuyor. Sadece daha çok yoruyor.
Belki de bazen gerçekten güçlü olmak, “iyiyim” demek yerine iyi olmadığını kabul edebilmektir.
