En sevdiğim kitaplardan olan Sylvia Plath'in Sırça Fanus'unda "incir ağacı" teorisini ilk okuduğumda yıllardır yaşadığım bir hissi sonunda adlandırabilip kabullenebilmiştim.
Plath, hayatı bir incir ağacına benzetir. Hayatını önünde dallanıp budaklanan yeşil bir incir ağacı olarak betimler. Her dalın ucunda mor, tombul bir incir (evlilik, meslek, akademik kariyer, seyahatler vb.) parlamakta ve onu çağırmaktadır. Her incirin seçilebilecek başka bir yolu temsil etmesi üzerine ana karakter tüm bu seçenekleri aynı anda yaşayamayacağını, birini seçerken diğerlerini kaybedeceğini fark eder. Karar verme korkusuyla ağacın çatallandığı noktada oturup kalır. Kararsızlıkla geçen zamanla ağacın dallarında kalan incirlerin hepsi kararır, çürür ve yere düşer; yani tüm potansiyel fırsatlar kaybolur. Bu teori, "analiz felci" olarak da bilinir; çok fazla seçenek karşısında kaygı duyarak, hiçbirini seçemeyip zamanı boşa harcama durumunu ifade eder.
Bu metafor ilk okuduğumdaki kadar hala tanıdık. Hayatımın büyük bir kısmı seçenekler arasında karar vermekle ve karar vermenin getirdiği stresle geçiyor. Bir karar vermem gerektiğini fark ettiğimde bu yol daha da zorlaşıyor. Menüye bakarken, giyeceğim kıyafeti seçerken, ne izleyeceğimi düşünürken gibi gündelik basit kararlardan insanlarla olan ilişkilerime, meslek seçimi gibi ciddi konulara kadar uzanıyor. Her seferinde kendime sinirlendiğim şey de önümde bunca seçenek varken neden hiçbirini seçemiyorum?
Sanırım benim için sorun tam olarak da burada başlıyor: seçeneklerin fazlalığında.
Bu konudan biraz "Günlük Hayatta Saklanmış Karar Yorgunluğu" yazımda bahsetmiştim. Gündelik kararların bizi psikolojik olarak aslında ne kadar yorduğunu anlatmıştım elimden geldiğince. Ama bugünkü meselemiz sadece yorgunluk değil. Çünkü karar verdkiten sonra, bunca seçenek arasında gerçekten "en iyisini" seçip seçmediğimizi de sorgulamaya başlıyoruz. Elde edemediğimiz ve sonunu bilmediğimiz diğer yollar günün bir anında ansızın üstümüze çöker bazen ve olası alternatifleri düşünerek kayboluruz. "Acaba daha iyisi var mıydı?". Bu durum da seçimin kendisinden keyif almayı neredeyse imkansız hale getiriyor çünkü odağımız tam olarak asla seçtiğimiz yolda olamıyor. Çünkü artık deneyimlemekten çok, karşılaştırıyoruz.
Bu durum fikrimce ilişkilerde de çok yaygın. Sosyal medyayla birlikte yeni insanlarla tanışmak için onca yol var ki. Sosyal medyanın binbir çeşidi, dating appler. Bir süre sonra konuşmaya ve görüşmeye başladığınız kişiden sizin için daha iyi ve daha uygun biri olup olmadığını merak ediyoruz. Başka insanlarla, hatta bazen eskiden hayatımızda olan insanlarla karşılaştırıp duruyoruz hayatımızdaki insanı.
Belki de bu yüzden hiçbir şey tam olarak yeterli hissettirmiyor. Her şey "iyi" ama hiçbir şey "yeterince iyi" değil, çünkü daha iyisi hep var. Sonunda hangi filmi izleyeceğinizi seçtiniz ve izliyorsunuz, ancak zihniniz hala diğer onlarca filmde takılı kaldı. Aslında olması gerekenin tam aksine seçtiğimiz seçenek, seçmediklerimizin gölgesinde kalıyor. Ancak Plath'in kitapta da bahsettiği gibi, kararsızlık korkusuyla hiçbir şey yapmadığımızda ağacımızdaki incirlerin hepsini kaybederiz. "En kötü karar, kararsızlıktan iyidir." sözü de bu yazı için birebir sanırım. Bu yüzden önce kendi adıma, sonra da herkes adına söyleyebilirim ki aldığımız kararlar ile mutlu ve yeterli hissedebilmeyi öğrenmemiz lazım.

