Gün içinde en çok kiminle konuştuğunu hiç düşündün mü? Büyük ihtimalle cevap: kendinle. Ama o iç ses her zaman düşündüğün kadar masum değil. Bazen sert, bazen sabırsız, bazen de fazlasıyla acımasız. “Daha iyisini yapabilirdin”, “yine olmadı”, “bu senin hatan” gibi cümleler fark etmeden zihninde dolaşıp duruyor. İlginç olan şu: bu cümleleri başka birine söylesen muhtemelen kırılır, hatta senden uzaklaşırdı. Ama kendine söylediğinde buna alışıyorsun. Hatta bir noktadan sonra bunu normal sanmaya başlıyorsun.Aslında en kritik kırılma noktası da tam burada. Kendine karşı sert olmayı disiplin, kendini sürekli eleştirmeyi gelişim gibi görmeye başlıyorsun. Oysa çoğu zaman yaptığın şey büyümek değil, içinde yaşadığın kişiyi yavaş yavaş yıpratmak. Ve o kişi sensin. Wellbeing dediğimiz şey bazen dışarıdan eklenen alışkanlıklarla değil, içeride kurduğun ilişkiyle başlar. Yani önce kendinle konuşma biçimin değişir, sonra hislerin. Daha yumuşak bir iç ses hayatı kusursuz yapmaz ama kesinlikle daha katlanılabilir, daha gerçek ve daha güvenli bir hale getirir.
Kendine şu basit ama rahatsız edici soruyu sormayı dene: Şu an kendimle konuşurken birine destek olur gibi mi konuşuyorum, yoksa onu küçültür gibi mi? Çünkü kelimelerin tonu değiştiğinde, içinde yaşadığın yer de değişir. Daha sakin, daha güvenli ve daha insani bir yere dönüşür. Kendine nazik olmak her şeyi görmezden gelmek ya da sorumluluktan kaçmak değildir. Sadece kendini büyütmeye çalışırken aynı anda ezmemeyi seçmektir. Sonuçta hayatının tamamını kendi içinde geçireceksin. Orası ya sürekli eleştirildiğin bir alan olacak ya da yavaş yavaş dönebildiğin bir yer. Bu dönüşüm büyük kararlarla değil, küçük cümlelerle başlar. Bazen sadece şunu söyleyebilmek yeterlidir: “Bugün zorlandım, ama kendimi bırakmıyorum.”
