Merhaba Dostlar Meclisi! Geçen yıl tam 10 ülkeyi gezme fırsatı bulduğum o unutulmaz Erasmus dönemimin özlemini hâlâ buram buram yaşadığımı söyleyerek sözlerime başlamak isterim. Biliyorsunuz, geçen hafta işin o en tatlı kısmından, Erasmus’un hayatımıza kattığı güzelliklerden ve vizyondan bahsetmiştik. Bugün ise maalesef serimizin en son yazısıyla karşınızdayım. Ancak veda etmeden önce, sosyal medyada her zaman kusursuz ve ışıltılı gösterilen bu sürecin bir de perde arkasını, yani madalyonun öteki yüzündeki o gerçek eksi yönleri konuşalım istedim.
Erasmus demek, her şeyden önce bitmek bilmeyen bir bütçe hesabı ve sürekli çalışan bir hesap makinesi demek. Euro kuru ve ekonomik dengeler yüzünden, Stockholm’de sadece bir şişe suya verdiğim o inanılmaz parayı ya da diğer şehirlerde harcama yaparken sürekli bütçe planlaması yaptığım anları hiç unutamıyorum. Türkiye’den gidiyorsanız, bütçeyi denkleştirmek için çoğu zaman öğünlerden kısmak, Polonya’daki o meşhur Żabka’lardan alınan hazır ve ucuz yemeklerle hayatta kalmak zorunda kalıyorsunuz. Bir süre sonra o peynir-ekmek döngüsüne girmek ve sürekli benzer hamur işlerini tüketmek insanı hem bedenen hem de ruhen gerçekten tüketiyor.
İkinci ve belki de en zorlayıcı kısım ise içinizi kemiren o yoğun özlem duygusu. Her ne kadar yeni ülkeler görmek, farklı kültürler keşfetmek harika bir deneyim olsa da insan bir yerden sonra kendi evini, canım İzmir’imi ve bizim insanımızın o alışık olduğu samimi sıcaklığını çok arıyor. Akşam saat 19.00’dan sonra hayatın tamamen durduğu, sokakların boşaldığı o sessiz Radom gecelerinde kendimi ne kadar yalnız hissettiğimi anlatamam. Sevdiklerinizden uzakta olmak, erkek arkadaşımla Arnavutluk’ta buluşana kadar aylar boyunca görüşememek psikolojik olarak gerçekten çok yorucu bir sınavdı.
Bir de sürekli hareket halinde olmanın, yollarda yaşamanın getirdiği inanılmaz bir fiziksel yorgunluk ve stres var. Sürekli bavul toplayıp başka bir şehre geçmek, biletleri daha ucuza getirebilmek için en ters saatlerdeki trenlerde uykusuz kalmak, sürekli "Uçağı kaçırır mıyım?" korkusu yaşamak... Üstelik Budapeşte’deki o meşhur merdiven olayında olduğu gibi, ufak çaplı turist tuzaklarına düşüp moralinizin bozulduğu anlar da cabası. Yani işin aslı, fotoğraflarda göründüğü gibi sadece kusursuz bir tatil yapmıyorsunuz; arkada ciddi bir hayatta kalma mücadelesi veriyorsunuz.
Ama tüm bu zorluklarına, uykusuz gecelerine ve yorgunluklarına rağmen geriye dönüp baktığımda içimde en ufak bir pişmanlık bile yok. İyi ki gitmişim, iyi ki bu zorlukları göğüslemişim diyorum.
Evet Dostlar Meclisi; haftalardır benimle beraber o ülke senin, bu şehir benim gezdiniz, bütün maceralarıma ve hislerime ortak oldunuz. "Erasmus Günlükleri" serimizin maalesef sonuna geldik. Benim için bu anıları yazıya dökmek, o inanılmaz günleri kelimelerle tekrar yaşamak paha biçilemez bir deneyimdi. Umarım siz de okurken benimle birlikte o sokaklarda geziyormuş gibi hissetmiş ve keyif almışsınızdır.Kendinize çok iyi bakın, hoşça kalın!
