Gece odanızda oturuyorsunuz. Konsol kapalı. Televizyon kapalı. Ortada çalışan hiçbir şey yok. Yine de bir ses geliyor. Bir karakterin sesi. Ve o karakter size konuşuyor.
Castlevania: Symphony of the Night diskini CD çalara takan insanlar tam olarak bunu yaşadı. Alucard bir anda konuşmaya başlıyor, sanki sizi olmamanız gereken bir yerde yakalamış gibi. İnsanların bunu yıllardır unutamamasının sebebi nostalji değil. Çünkü o an, bir oyun karakterinin kendi dünyasından çıkıp sizin odanıza sızması gibi hissettiriyor. Ve insan zihni buna hazır değil.
Olayın mantığı basit. PlayStation disklerinin ilk kısmı veri içeriyor; CD çalarda açılırsa tehlikeli sesler çıkabiliyor. Şirketler bunu önlemek için uyarılar koyuyordu. Ama Castlevania bunu tiyatroya çevirmiş; konuşan şey anonim bir sistem sesi değil, oyunun kendi karakteri. Ve bu her şeyi değiştiriyor.
Dördüncü duvarın bu kadar rahatsız edici olmasının sebebi de bu zaten. Kurgu olan bir şeyin sizi fark etmesi. Sizi görmesi. Beynimiz teknolojiyi cansız görmek istiyor; tuşa basınca çalışan, işi bitince susan makineler. Ama bazı anlarda teknoloji o maskeyi düşürüyor ve size cevap veriyor. O an küçük, ilkel bir panik doğuyor.
Bugün insanlar telefonların onları dinlediğini düşünüyor, algoritmalardan tedirgin oluyor. Çünkü teknoloji ne kadar "canlı" davranırsa o kadar huzursuz hissediyoruz. Castlevania'nın yaptığı bunun eski ve ham bir versiyonu. Ama belki tam bu yüzden daha korkutucu, beklenmiyordu.
Bir CD çalar yalnızca müzik çalmalıydı. Ama o gece, karanlık bir odada, eski bir disk size döndü ve konuştu.
En rahatsız edici kısım şu: Benim burada olduğumu bilmemesi gerekiyordu.
