İnternette paylaşılan o kusursuz reklam kampanyalarını, binlerce beğeni alan etkileşimli postları ve aniden viral olan tartışmaları bir düşünün. Ekrana yansıyan parlak metrikler harika görünüyor, kampanyanın etkileşim oranları adeta tavan yapıyor. Peki ya o yorumları yazan, beğenilere tıklayan ve trendleri belirleyen kitlenin çok büyük bir kısmı aslında hiç var olmadıysa?
"Ölü İnternet Teorisi" tam olarak bu rahatsız edici soruyu sormamıza neden oluyor. Bir zamanlar uçuk bir komplo teorisi olarak görülen bu fikir, yapay zekanın yükselişiyle birlikte dijital pazarlama ve iletişimin en büyük kabusuna dönüşmek üzere. Gece gündüz üzerinde çalışılmış, görsel dili dikkatle kurgulanmış ve harika bir sanat kullanımıyla hayata geçirilmiş marka hikayeleri yayına girdiğinde, karşısında duyguları olan gerçek bir kitle bulamıyor olabilir. Algoritmaları tatmin etmek için kodlanmış botlar, yine başka botların ürettiği içeriklerle saniyeler içinde etkileşime girip devasa bir dijital yankı odası yaratıyor.
Marka sadakati, tüketici içgörüsü veya itibar yönetimi gibi kavramlar, insan odaklı olmaktan çıkıp yazılımların birbirini kandırdığı absürt bir simülasyona dönüşüyor. Sosyal medyada fırtınalar kopuyor, ciddiyetle kriz iletişimi senaryoları yazılıyor ama ortada kızgın bir insan topluluğu bile yok; sadece sisteme gizlenmiş kodlar var.
Peki, markalar bu sahte kalabalığın içinde hedef kitlesine nasıl dokunacak? Çözüm; o aşırı cilalı ve steril dijital kurgulardan uzaklaşıp daha samimi olana, yani insanın kendisine dönmekte yatıyor. Kusurlu, cesur ve kopyalanamaz bir hissiyatı barındıran stratejiler kurmak artık kaçınılmaz bir zorunluluk. Çünkü ne kadar gelişirse gelişsin, yapay zekanın manipüle edemediği tek şey, yaratıcı bir fikrin insanda bıraktığı o insani ve gerçek duygudur. Gelecekte ayakta kalacak kampanyalar, sadece en yüksek metrikleri verenler değil; bu devasa sahte gürültüyü yarıp "Ben buradayım ve gerçeğim" diyebilenler olacak.
