Merhaba dotlar meclisi! Geçen sene 10 ülkeyi gezme fırsatı bulduğum Erasmus dönemimin özlemini hala buram buram yaşadığımı söylerek sözlerime başlamak isterim. Hatırlarsanız, geçen hafta Budapeşte’nin o görkemli ışıklarında ve tarihi dokusunda hep birlikte kaybolmuştuk. Bugün ise rotamızı inanılmaz soğuk ama bir o kadar da medeni bir yere, İskandinavya’nın kalbi Stokholm’e çeviriyoruz.
Stokholm gerçekten dondurucu bir şehir. Ancak şunu net bir şekilde söyleyebilirim ki hayatımda gördüğüm yaşam kalitesi en yüksek yer burasıydı. İnsanların nezaketi, o bambaşka huzurlu halleri sokaklarda hemen hissediliyor. Bir de şunu eklemeden geçemeyeceğim sanırım dünyanın en güzel kızları burada yaşıyor. Havanın sürekli soğuk ve temiz olmasından mıdır bilinmez, hepsinin cildi cam gibi pırıl pırıldı.
Avrupa’nın karasal şehirlerini uzun süre gezdikten sonra, şehrin tam kalbinde o devasa denizi görmek bana inanılmaz iyi geldi; tıpkı İzmir’de hissettiğim o ferahlık gibi... O dondurucu soğukta bile denizin etrafında incecik spor kıyafetleriyle koşu yapan insanlar vardı. Biz kat kat montların içinde titrerken, onların o disiplinli sağlıklı yaşam rutinleri ve bitmek bilmeyen enerjileri gerçekten hayranlık uyandırıcıydı.
Tabii işin biraz da gerçekçi ve "acı" kısmından bahsetmek gerek: İsveç Kronu. Türk Lirası ile kıyaslayınca bir şişe suya verdiğimiz para bile içimize oturdu diyebilirim. Öğrenci bütçesiyle orada hayatta kalmaya çalışmak gerçekten zorlu bir sınavdı, her şey inanılmaz pahalıydı.
Yemek konusuna gelirsek; meşhur İsveç köftesinin ana vatanındayız sonuçta. O köftenin yanında servis edilen tatlı, reçelimsi sos (lingonberry) burada bir başka güzeldi. Et ile tatlı arasındaki o uyum beklediğimden çok daha lezzetli çıktı. Ancak kahvaltı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yerellerin kanelbulle dediği o meşhur tarçınlı çöreklerden yedik. Nedense bana pek hitap etmedi. Kahve ve tatlı bir çörekle sabahı geçirdikleri çok ilginç bir kahvaltı kültürleri var ama ben o masadan resmen aç kalktım.
Şehrin ruhunu yansıtan o tarihi köşelere de değinelim. Gamla Stan denilen eski şehir bölgesi tam bir görsel şölen. O daracık taş sokaklar, yan yana dizilmiş altın sarısı ve kiremit rengi tarihi binalar o kadar estetik ki... Meşhur büyük meydan Stortorget, kendinizi bir İskandinav masalında hissetmeniz için yeterli. Bir de mutlaka görülmesi gereken Vasa Müzesi var. 1600’lü yıllarda ilk seferinde batan devasa bir savaş gemisini denizden çıkarıp tüm ihtişamıyla müze haline getirmişler. Geminin üzerindeki o ince işçilikleri bu kadar yakından görmek hem tüyler ürpertici hem de büyüleyici bir deneyimdi.
Kısacası Stokholm cebimi yakan pahalılığı ve beni biraz aç bırakan kahvaltıları bir yana; yüksek yaşam kalitesi, denizi ve büyüleyici mimarisiyle hafızamda çok özel bir yer edindi.
Okuduğunuz için teşekkürler Dostlar Meclisi! Bugünlük benden bu kadar, haftaya başka bir ülkenin bambaşka bir kültürüyle görüşmek üzere. :)
