Merhaba Dostlar Meclisi! Geçen sene tam 10 ülkeyi keşfetme şansı yakaladığım o unutulmaz Erasmus dönemimin özlemini hâlâ buram buram içimde hissederken, anılarımı sizinle paylaşmaya devam ediyorum. Hatırlarsanız geçen hafta Berlin’in o ağır tarihi dokusundan ve bizi evimizde hissettiren "Küçük Türkiye" havasından bahsetmiştik. Bugün ise rotamızı Berlin’in soğuk gri binalarından tamamen uzaklaştırıyor, güneşe ve Akdeniz’e çeviriyoruz. Hazırsanız, Avrupa’nın İzmir’i diyebileceğim o muazzam şehre; Barselona’ya gidiyoruz!
Barselona’ya adım attığım an hissettiğim ilk şey "tanıdıklık" oldu. Havası, deniz kokusu, sokaklardaki o bitmek bilmeyen canlılık bana kendimi Kordon’da yürüyormuşum gibi hissettirdi. İnsanların o esmer, sıcak ve enerjik halleri o kadar bizden ki, Avrupa’nın kuzeyindeki o meşhur mesafeli tavırlardan sonra bu Akdeniz sıcaklığı ruhuma çok iyi geldi. Hiç yabancılık çekmediğim, adeta İzmir’in İspanyol versiyonu olan bir şehir hayal edin; işte orası Barselona.
Şehrin tam kalbinde, dev binaların ve otoyolların hemen yanı başında bir plaj düşünün: W Beach. Bir yanda modern metropol hayatı akarken, diğer yanda insanların kumların üzerine yayıldığı, kimsenin kimseye bakmadığı, herkesin sadece o anın tadını çıkardığı bir özgürlük alanı... O kalabalığın içinde denize girmek bana kendimi inanılmaz özgür hissettirdi. Şehrin kaosundan sadece iki adımda kurtulup Akdeniz’in sularına kendinizi bırakabilmek paha biçilemezdi.
Barselona’ya gidip de o meşhur "Arda Turan bankını" bulmadan dönmek olmazdı! Orada oturup gururla bir fotoğraf çekildikten sonra yolumuza devam ettik. Bir diğer sürpriz ise şehrin efsanevi stadının önünden geçerken bizi karşıladı. Stad o sırada inşaattaydı ama asıl ilginç olan, inşaatı bir Türk firmasının üstlenmiş olmasıydı! Avrupa’nın en batı ucunda bile her köşe başında Türkçe sesler duymak, o devasa yapının Türk mühendislerin elinden çıktığını bilmek harika bir tesadüftü.
Şehrin tarihi ve mimari dokusuna gelecek olursak... Tabii ki ilk durak: Sagrada Família. Bu devasa yapıyı ilk gördüğünüzde gerçekten ağzınız açık kalıyor. 1880’lerde başlayan inşaatın hikayesi ise oldukça hüzünlü. Dahi mimar Antoni Gaudí, bir gün talihsiz bir tramvay kazasında hayatını kaybedince bu görkemli yapı yarım kalmış. Yüz yılı aşkın süredir devam eden inşaatıyla "dünyanın en uzun süren şantiyesi" unvanını koruyan bu kilise, her bir taşında farklı bir hikaye anlatıyor gibi. Oradan çıkıp La Rambla’nın cıvıl cıvıl kalabalığına karışmak ve Park Güell’in o masalsı mozaikleri arasında kaybolmak tam bir görsel şölendi.
Yemek kısmına gelcek olursak Barselona tam bir lezzet cenneti! Bizim meze kültürümüze çok benzeyen "Tapas"larla donatılmış masalar, hem gözü hem karnı doyuruyor. Ve tabii ki o devasa tavalarda sunulan, içinde deniz ürünlerinin her türlüsünü barındıran meşhur "Paella"... Tadı hâlâ damağımda. Tatlı finalini ise sokaklarda satılan, o sıcacık hamuru yoğun çikolata sosuna bandırıp yediğimiz "Churros" ile yaptık; tek kelimeyle efsaneydi.
Kısacası Barselona, bana hem kendi yaşadığım şehri hatırlatan sıcaklığıyla hem de sunduğu sonsuz rahatlık ve özgürlük hissiyle kalbimde bambaşka bir yer edindi.
Okuduğunuz için teşekkürler dostlar meclisi! Bugünlük benden bu kadar. Bir sonraki blog yazımızda İspanya turuna devam edecek ve Madrid sokaklarını keşfedeceğiz. Görüşmek üzere! :)
