İstanbul’da bazı mimariler vardır, bir karakterleri varmış gibi hissedersin.
Teşvikiye Palas da benim için onlardan biri.
Nişantaşı’nın içinde yıllardır aynı yerde duran bu yapı, ilk bakışta eski, şık ve zamana direnen bir apartman gibi görünüyor. Ama yanına biraz daha dikkatli baktığında, aslında başka bir hikaye anlatıyor.
1930’lu yıllarda dönemin zarafet anlayışıyla inşa edilen Teşvikiye Palas, sokağa nefes bırakılarak yapılmış yapılardan biri. Geri çekilerek, bulunduğu yere alan tanıyarak, ihtişamını bağırmadan gösteren bir mimariye sahip. Eski İstanbul’da bazı yapıların sessiz ama kendinden emin bir duruşu vardır; Teşvikiye Palas da tam olarak öyle.
Fakat hemen yanındaki bina aynı sakinlikle yaklaşmıyor.
Daha önde.
Daha görünür.
Daha baskın.
Ve iki yapının arasında yükselen o duvar…
Bu görüntüye bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor:
Binaların da egoları var mıdır?
Teşvikiye Palas’ın yanına sonradan yapılan bu yapı, sanki öne çıkmayı seçmiş. Daha fazla yer kaplamış, daha fazla görünür olmayı istemiş. Böylece iki bina arasında bugün hala hissedilen sessiz bir gerilim oluşmuş.
Aslında mesele yalnızca mimari değil.
Önde olmak istemek, daha fazla görünmek, bir başkasının önüne geçmek…
Bunların hepsi bize de fazlasıyla tanıdık.
Hayatın bir yerinde çoğumuz bulunduğumuz alan yetmiyormuş gibi davranıyoruz. Veya ışığımızı olduğu gibi yansıtamadığımız duvarlarla karşılaşıyoruz.
Tıpkı Teşvikiye Palas’ın başına geldiği gibi.
Yan binanın birkaç metre öne çıkması sadece kendi görünürlüğünü artırmamış; yanındaki yapının zarafetini gölgede bırakmaya çalışmış.
Bu yüzden iki bina arasındaki duvar bana sadece beton gibi gelmiyor.
Bir kırgınlık gibi duruyor.
Bir sınır.
Bir mesafe.
Adeta “buraya kadar” demenin mimari hali.
Şehirler biraz da insanların karakterini taşıyor. Sabırsızlığımızı, rekabetimizi, görünür olma isteğimizi…
Bazen insanlar birbirinin önüne geçmeye çalışıyor, bazen de binalar.
Teşvikiye Palas’a baktığımda ben sadece eski bir apartman görmüyorum. Biraz gururlu, biraz küskün ama hala zarafetini koruyan bir karakter görüyorum.
Ve bana şunu düşündürüyor:
Neden sahip olduğumuz yer bazen yetmez?
Neden hep daha görünür olmak isteriz?
İnsanın içindeki o görünür olma arzusu, betona bile siniyor.
Ama burada asıl dikkat çekici olan başka bir şey var.
Bazı şeyleri ne kadar gölgelemeye çalışırsan çalış, onları tamamen yok edemiyorsun. Hatta kimi zaman, gölgelenmeye çalışılan şey daha çok dikkat çekiyor.
Teşvikiye Palas’ın hikayesi de tam olarak böyle.
Yanındaki o öne çıkma çabası onun zarafetini azaltmamış. Aksine, bugün dönüp baktığımızda gözümüzü asıl ona çeviriyoruz.
Bu iki bina arasında böyle bir gerilim olmasaydı, çoğumuz önünden yürüyüp geçecektik. Şimdi ise görüyoruz ki tıpkı insanlar gibi binaların da anlatacak hikayeleri var.
Kimi öne çıkmaya çalışıyor,
kimi sadece olduğu yerde durarak kendini hissettiriyor.
Ve sonunda akılda kalan hep aynı şey oluyor:
En önde duran değil, kendine ait bir hikayesi olan.
