İngiltere’de yaşayan William Shakespeare ve eşi Agnes’in 11 yaşındaki oğulları Hamnet’in ani ölümü sonrası yaşadıkları büyük acı ile birlikte gelen yas sürecini ve derin kederi konu alıyor. Romandan uyarlama olan Hamnet’in yönetmenliğini ve senaryosunu Chloé Zhao ve Maggie O’Farrell üstleniyor.
Film özellikle Agnes’in sessiz yasını ve William’ın bu devasa acıyı bir esere dönüştürme sürecini ilmek ilmek işliyor; kaybın ağırlığını tüm çıplaklığıyla hissettiriyor. Ben filmi sinemada ilk izlediğimde çok etkilenmiştim, özellikle final sahnesinden. Film bence bize trajedinin sadece dramatik bir araç olmadığını, aynı zamanda insan ruhunu derinden etkileyen bir deneyim olduğunu hatırlatıyor. İzlerken hem sarsılıyorsunuz hem de büyüleniyorsunuz. Çünkü acı, keder ve yaşanan yas büyük ve abartılı bir yerden anlatılmıyor; kontrollü ve gerçekçi bir şekilde sunuluyor. Film acıyı romantize etmekten kaçınıyor; aksine, acıyı anlamlandırma ve onunla yaşamayı öğrenme sürecini gösteriyor.
Hamnet’in ölümü, Shakespeare’in ünlü eseri için ilham kaynağı olmuş olabilir. Film bu bağlantıyı yalnızca biyografik bir detay olarak sunmuyor; aynı zamanda yasın sanata dönüşme sürecini de gösteriyor. William’ın yaşadığı acıyı kelimelere dökmesi ve bunu bir esere dönüştürmesi, insanın kayıpla baş etme yollarından biri olarak anlatılıyor. Film aslında bize aynı yasın farklı şekillerde yaşanabileceğini de ortaya çıkarıyor. Agnes karakteri yasını çok daha yoğun ve açık bir şekilde yaşarken, William daha çok içine dönük ve işine odaklanarak baş etmeye çalışıyor. Yani herkes yasını kendi biçiminde taşır.
Filmde başından sonuna kadar hep bir yas ve kasvet havası var. Gerek sinematografi açısından yer, mekân, ışık ve kamera açıları; her şey büyük bir özenle kurulmuş. Bu filmi etkileyici yapan şeylerden biri de oyunculuklar. Agnes karakterini oynayan Jessie Buckley, kaybın ağırlığını öyle güçlü bir şekilde taşıyor ki ortaya iç parçalayan bir performans çıkıyor. Ve en vurucu olan ise o son sahne. Filmde izlediğimiz yas, bu sahnede dramatik bir patlama yerine sakin ama ağır bir kabullenişe dönüşüyor. Yönetmen, izleyiciyi ağlatacak büyük bir dramatik an yaratmak yerine karakterlerin iç dünyasını sessizlik, bakışlar ve boşluklar üzerinden anlatmayı tercih ediyor.
Finalde özellikle Agnes’in yasını nasıl taşıdığı dikkat çekiyor. Film boyunca doğayla iç içe olan Agnes, acısını kelimelerle değil, varlığıyla yaşıyor. Onun yas süreci sessiz ama derin; sanki kaybın ağırlığını kendi içinde saklıyor. Bu sahnede Agnes’in duruşu ve bakışları, bir annenin kaybını kabullenmeye çalıştığını ama o boşluğun asla tamamen dolmayacağını hissettiriyor.
Öte yandan William Shakespeare’in yasla baş etme şekli farklı bir yolda ilerliyor. Agnes doğaya yönelirken, William acısını sanata dönüştürmeye çalışıyor. Filmin sonu, Hamnet’in kaybının Shakespeare’in yazacağı Hamlet tragedyasına nasıl bir duygusal kaynak oluşturduğunu ima ediyor. Böylece kişisel bir acı, zamanla evrensel bir sanat eserine dönüşüyor.
Film bize acının geçeceğini söylemiyor; onunla yaşamayı gösteriyor. Son sahnede Agnes karakterinin oğluna son vedası sırasında çalan müzik o sahneyi unutulmaz kılıyor. Özellikle Agnes’in oğluna elini uzattığı an, salondaki tüm seyircilerin de aynı acıyı Agnes ile birlikte yaşamasına neden olan inanılmaz duygusal bir atmosfer yaratıyor.
