İlk bakışta sergilediği tavırlarla kolayca 'kötü karakter' olarak damgalanan, ancak bu tanımın ötesinde gizemli bir profili olan bir isim. Her zaman para kazanma hırsıyla hareket eden, bu uğurda kötü işlere bulaşan ve kadınlara düşkünlüğüyle bilinen bir karakter. Ancak dizi boyunca, toplam 174 bölüm içinde, Oğuz’un iç dünyasına dair duygusal derinlikleri çok fazla göremiyoruz. Onun nasıl bir ailede büyüdüğüne, çocukluğuna ya da geçmişine dair bilgiler oldukça sınırlı kalıyor.
Ta ki 173. bölüme kadar…
Bu bölümde, bir süre komada kaldıktan sonra uyanıyor ve suçunu itiraf ediyor. Hastanedeki son özgür zamanlarında annesi ve kız kardeşiyle olan sahnesi, karakteri anlamamız açısından oldukça önemli. Bu konuşmalardan anlıyoruz ki Oğuz aslında hiç de kolay bir çocukluk geçirmemiş. Maddi sıkıntılar içinde büyümüş ve daha küçük yaşta kendine bir söz vermiş: Ne olursa olsun zengin olacak.
Annesinin, “İlk çalıştığın Altınyaprak Anonim Şirketi’nden hiç ayrılmayacaktın” şeklindeki serzenişine verdiği cevap bunu çok net gösteriyor:
“Delik tabanımdan giren çamurun soğuğuna alışırdım nasıl olsa.”
Ardından söylediği şu söz ise onun iç çatışmasını daha da derinleştiriyor:
“Babam gibi ‘bu terazi bu kadar çekiyor’ diyemedim, ne yapayım?”
Babası, hem bu sözlerden hem de dizinin ilk bölümlerinden anladığımız kadarıyla Ali Rıza Bey gibi; dürüst, ahlaklı ve işinde gücünde bir adam. Ancak bu, yoksulluk içinde bir hayat yaşamalarına engel olmamış. Oğuz ise bu yoksulluğu kabullenmek yerine ona karşı büyük bir öfke ve hırs geliştirmiş.
“Alacaklı dükkânların önünden geçmemek için sokakları dolana dolana eve gelirdim. Yanımdan lüks arabalar geçerdi. Onlar eğlenmeye, avuç dolusu para harcamaya giderken ben, ‘Bunların hepsi benden daha değerli insanlar mı?’ diye düşünür, hırslanırdım.”
Bu noktadan sonra Oğuz’un hayatındaki temel motivasyon çok net:
“Zengin olmak istedim.”
Hatta hayatının en kritik anlarında bile bu düşünceden vazgeçmiyor. Hastane yatağında, ağır bir cezayla karşı karşıyayken bile şöyle diyor:
“Şimdi sizin için, çocuklarım için hâlâ yapabileceğim şeyler var. Param var, kocaman evim var. Geleceğimle takas ettim, karşılığında aldım hepsini.”
Elbette Oğuz “sütten çıkmış ak kaşık” değil. Yaptığı pek çok yanlış ve zarar verdiği insanlar var. Ancak ona tek boyutlu bir “kötü karakter” demek de eksik kalıyor. Çünkü zaman zaman iyi yönlerini de görüyoruz. Özellikle çocuklarına karşı ilgili olması, onların maddi sıkıntı çekmemesi için çabalaması, kendi geçmişinin bir yansıması gibi.
Aslında Yaprak Dökümü dizisinin bu kadar sevilmesinin en önemli nedenlerinden biri de tam olarak bu. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, dizide de kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil. Her karakterin farklı bir yüzünü, farklı bir kırılma noktasını görüyoruz. Bu yüzden izlerken bir karaktere kesin bir şekilde nefret duymak da, onu tamamen sevmek de kolay olmuyor.
Oğuz da bu gri alanın en belirgin örneklerinden biri. Hem hatalarıyla hem de insani tarafıyla var olan, izleyiciyi zaman zaman kızdıran ama bir yandan da anlamaya zorlayan bir karakter.
Günün sonunda dizideki en kötü karakter kimdi diye sorulsa, benim cevabım Oğuz olmazdı. Çünkü onu diğer “kötü” karakterlerden ayıran önemli bir fark var: Oğuz en çok kendine zarar verdi. Kendi hayatını kendi elleriyle çıkmaza soktu. Yanındaki insanları çoğu zaman kandırmadı; kim olduğu, ne olduğu aslında hep ortadaydı.
Belki de Oğuz’u “kötü” yapan şey, yaptığı hatalardan çok, seçtiği yoldan asla vazgeçmemesiydi.
