Prag bazı şehirler gibi değil. Daha ilk andan itibaren gerçek dışı hissettiriyor; sanki bir Avrupa şehrinde değil de bir masalın ya da eski bir romanın içindeymişsin gibi.
Şehrin neredeyse her köşesi ayrı bir fotoğraf karesi gibi. Yürürken sürekli durup etrafa bakasın geliyor; hatta bazen yürümeyi bile unutuyorsun. Prag’da yürümek bile başlı başına bir deneyim aslında. Dar taş sokaklar, eski binalar ve gotik detaylar bir araya gelince insan kendini bambaşka bir dünyadaymış gibi hissediyor. Popüler yerlere doğru gittikçe bu his daha da yoğunlaşıyor.
Mesela Charles Köprüsü üzerinde yürürken etrafa bakmayı bırakmak neredeyse imkânsız. Hem manzara hem de kalabalığın içindeki o kendine özgü atmosfer gerçekten etkileyici.
Sonra Eski Şehir Meydanı,şehrin en kalabalık ama aynı zamanda en büyüleyici yerlerinden biri. Her köşede dikkatini çeken bir detay var; sürekli yeni bir şey keşfediyormuşsun gibi hissediyorsun.
Prag Kalesi de en ikonik noktalardan biri. Manzarası zaten çok etkileyici ama oraya çıkarken geçtiğin yollar bile başlı başına güzel.
Bir de Astronomik Saat var. Eski Şehir Meydanı’nda herkes saat başı toplanıp kuleye bakıyor. Saat çaldığında üstteki küçük pencereler açılıyor ve 12 havari figürü sırayla geçerek görünüp kayboluyor. Aynı anda bazı küçük figürler de hareket ediyor, ardından kısa bir horoz sesiyle gösteri bitiyor. Çok uzun bir şey değil ama insanlar için neredeyse küçük bir ritüel gibi; herkes aynı anda yukarı bakıp o anı izliyor.
Yemek kısmı da oldukça keyifliydi. Özellikle trdelník tatlısının sokakta yürürken kokusunu almamak neredeyse imkânsız. Tarçınlı, tatlı ve biraz turistik olsa da denemeden dönülmemeli.
Genel olarak Prag’da hayat biraz daha yavaş akıyor gibi. İnsanlar daha sakin, kimse acele etmiyormuş hissi var. Şehir kalabalık olmasına rağmen aynı zamanda huzurlu; garip ama güzel bir denge var. Belki de bu yüzden Prag sadece gezilen bir yer gibi hissettirmiyor. Bir süreliğine orada yaşıyormuşsun gibi geliyor.
